ABD'nin onlarca yıldır müttefiklerine sağladığı "nükleer şemsiye", birçok ülkenin kendi nükleer silahını geliştirmesine gerek kalmadan güvenliğini sağlamasının temel unsurlarından biri oldu. Ancak Trump yönetiminin müttefiklerden kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istemesi bu denklemi sarsıyor.
Trump yönetiminin 2026 Ulusal Savunma Stratejisi'nde "genişletilmiş caydırıcılık" vurgusunun açık biçimde yer almaması da Washington'ın uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin tartışmaları büyüttü.
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'ndan Ankit Panda'ya göre ABD'nin bazı müttefikleri Washington'ı giderek daha "ilgisiz ve güvenilmez" görüyor.
Avrupa'dan Asya'ya nükleer hesaplar değişiyor
Ülkeler savunmada daha fazla stratejik özerklik ararken bu arayışın izleri farklı ülkelerde görülmeye başladı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkesinin 1992'den bu yana ilk kez nükleer savaş başlığı sayısını artıracağını açıklarken Fransız nükleer caydırıcılığını Avrupa'daki müttefiklere daha fazla açmayı amaçlayan "ileri caydırıcılık" yaklaşımını gündeme getirdi. Almanya ve Yunanistan dahil dokuz ülke de girişime katıldı.
Japonya'da ise Başbakan Sanae Takaichi'nin ülkenin uzun süredir uyguladığı üç nükleer karşıtı ilkenin gözden geçirilmesi ihtimalini dışlamaması tartışma yarattı.
Rusya ile sınırı bulunan Litvanya ve Finlandiya'da da nükleer silahların ülke topraklarında konuşlandırılmasına ilişkin mevcut sınırlamaların gevşetilmesi gündemde.
Güney Kore cephesinde ise ABD ile barışçıl amaçlı uranyum zenginleştirme ve yeniden işleme faaliyetlerine ilişkin görüşmeler yürütülüyor.
Bunların hiçbiri söz konusu ülkelerin kendi nükleer bombasını üretme kararı aldığı anlamına gelmiyor. Ancak uzmanlara göre daha birkaç yıl öncesine kadar siyasi açıdan oldukça uzak görünen seçeneklerin tartışılmaya başlanması bile güvenlik mimarisindeki değişimi gösteriyor.
Bir ülkenin hamlesi diğerini tetikleyebilir
Asıl risk ise bu arayışların zincirleme bir silahlanmaya dönüşmesi. Stratejik Riskler Konseyi'nden Andrew Facini, bir ülkenin güvenliğini artırmak amacıyla nükleer caydırıcılık oluşturmasının rakiplerinde tam tersi bir etki yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Yeni bir nükleer gücün ortaya çıkması komşu ülkeleri de benzer bir kapasite geliştirmeye yöneltebilir. Böylece savunma amacıyla başlayan süreç bölgesel bir silahlanma yarışına dönüşebilir.
İran örneği de bu tartışmanın merkezinde bulunuyor. Tahran'ın nükleer silaha sahip olduğu bilinmese de uzmanlar, İran'ın nükleer tesislerine yönelik askeri saldırıların ülkeyi bomba geliştirmekten vazgeçirmek yerine tam tersine bu yönde kesin bir karar almaya itmiş olabileceği ihtimalini tartışıyor.
Dünyada 12 binden fazla nükleer savaş başlığı var
Bu tartışmalar mevcut nükleer güçlerin de cephaneliklerini modernize ettiği bir dönemde yaşanıyor. ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail olmak üzere dokuz ülke nükleer silaha sahip.
Dünyadaki 12 binden fazla nükleer savaş başlığının 9 binden fazlası askeri stoklarda tutuluyor. Yaklaşık 4 bin savaş başlığı füze ve uçaklarla konuşlandırılmış durumda. Bunların 2 bin 200 kadarı ise yüksek alarm seviyesinde ve kısa sürede kullanılabilecek konumda.
ABD ve Rusya tek başına kullanılabilir nükleer savaş başlıklarının yaklaşık yüzde 83'ünü elinde bulunduruyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü'nden Hans Kristensen'e göre daha kaygı verici gelişme ise nükleer güçlerin silahsızlanmadan uzaklaşması nükleer silah sahibi devletlerin silahsızlanma taahhütlerini bir kenara bıraktığına, hatta tamamen terk ettiğine dair kanıtlar giderek artıyor.
On yıllardır kurulan denge aşınıyor
Uzmanların kaygısı sadece daha fazla ülkenin nükleer silaha sahip olması değil. Her yeni nükleer aktör, kriz anlarında karar verecek tarafların sayısını artırırken yanlış hesaplama ihtimalini de büyütüyor.
Bu tablo, 1970'ten bu yana nükleer silahların yayılmasını sınırlayan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması üzerindeki baskıyı da artırıyor. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de anlaşmanın "aşındığı" uyarısında bulundu.
Dolayısıyla Washington'ın müttefiklerine sağladığı güvenlik garantilerindeki belirsizlik yalnızca ABD ile müttefikleri arasındaki ilişkiyi değiştirmiyor. On yıllardır kendi nükleer silahına ihtiyaç duymayan ülkelerin bu seçeneği yeniden düşünmeye başlaması, dünyanın nükleer dengesini de değiştirebilecek yeni bir dönemin işareti olarak görülüyor.