Bu yıl 63. kez düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali, yine dünyanın farklı coğrafyalarından birbirinden ilginç hikâyeleri bir araya getirdi.
Jüriliğim nedeniyle ulusal yarışmanın tamamını takip edemedim ancak uluslararası yarışma filmlerinin hepsini izleme fırsatı buldum.
Anlatının sınırlarını zorlayan, bireysel öyküler üzerinden toplumsal, siyasal konulara eğilen ve sinemasal diliyle öne çıkan filmler arasından dikkatimi çekenleri, dijital platformlarda gözüme çarpan yapımlarla bir araya getirdim.
MINOTAUR
Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in, Claude Chabrol'ün 1969 tarihli "La Femme Infidèle" isimli filminden uyarladığı “Minotaur”, özgün filmin özü olan evlilik ve sadakatsizlik gibi temaları Rusya'nın bugünüyle, Ukrayna'yı işgaliyle ve bürokratik, siyasal yozlaşmayla harmanlıyor, ortaya mitolojiden de esin alan etkileyici bir öykü çıkıyor. Bazen bir evliliği, bazen bir konumu, bazen de "devleti kurtarmak" için feda edilenleri çarpıcı bir dille anlatan film, mitolojide veya gerçekte, bu canavarın kim olduğunu ve ne olduğunu da sorguluyor.
BLACK RABBIT, WHITE RABBIT
Shahram Mokri'nin filmi aslında "klasik" denilebilecek bir önsözle açılıyor ve Anton Çehov'un ünlü duvarda asılı silahına gönderme yaparak başlıyor. İlk bakışta basmakalıp bir anlatıyla karşılaşacağınızı düşündüren bu giriş sizi yanıltmasın çünkü yavaş yavaş temellerini açığa çıkaran bu hikâye, cesur bir girişimle parçalı anlatıyı zaman ve mekân sınırlarını aşan bir döngü içine yerleştiriyor. Ve en sonunda bu karmaşık anlatı tercihi, ustalıklı bir biçimde bütüne ve özüne ulaşmayı başarıyor.
RIVERSTONE
Sri Lanka'lı yönetmen Lalith Rathnayake'nin bu dokunaklı ve yalın filmi, bir arabanın içerisine yerleştirdiği dört kişiyle ülkesine, toplumuna ve kültürüne ilişkin çok şey anlatan bir mozaik inşa ediyor. Ölüme giden biri ve onu oraya götürenlerin aralarında geçen diyaloglar, bürokratik yozlaşmanın ötesine geçerek bireysel ahlakı incelikle masaya yatırıyor. Katmanlı hikayesini katmanlı karakterleriyle destekleyen son derece etkileyici bir film.
THE MOON IS A FATHER OF MINE
Gürcü yönetmen George Ovashvili'nin, yer yer Andrey Zvyagintsev'in “The Return”ünü (2003) hatırlatan ancak bununla sınırlı kalmayıp kendi özgün dilini de oluşturmayı başaran filmi, bir baba ile oğulun kısacık süren ve asla unutulmayacak, tersine kısalığıyla yara açacak yolculuğunu anlatıyor. Görüntü yönetimiyle öne çıkan film, baba Nemo (Givi Chuguashvili) ile oğul Toma'nın (Giorgi Gigauri) göz kamaştırıcı performanslarıyla nefes kesici bir filme dönüşüyor.
PARIS PARIS
Nevi şahsına münhasır mizah duygusuyla “Paris Paris”, seçkinin en sıra dışı filmlerinden biriydi. Anlatı stilinin tümüyle ikna edici olduğunu söyleyemem ancak göçmenlerin ve kaybolmalarının altında yatan nedenlerin, göç eden insanların toplumdaki görünürlük/görünmezlikleriyle bağlantılı olmasını çarpıcı buldum. Üç arkadaşın samimiyetle ve kara mizahla örülü ilişkisi üzerinden buruk bir tat bırakıyor “Paris Paris” ve bir şekilde, bitiminden sonra da etkisini korumayı sürdürüyor.
SIX WEEKS ON
Kaybettiği annesinin yasını, pandemi nedeniyle istediği gibi tutamayan Lore'un hüzünlü hikâyesi, dünya bir süreliğine durduğu bir anda sessizce yitip giden insanları yad eden bir film aslında. Vedanın önemi veya sadece veda edebilme olanağını bulan/bulamayan insanların yaşadıkları üzerine, en çok finaliyle aklınızda kalacak bir anlatı.
DİJİTALDEN...
PHONY
Disney+'ın yeni dizisi “Phony”, henüz yayımlanan üç bölümüyle bile sizi hızla içine çekecek bir öykü. Geçirdiği trafik kazasından sonra annesinin yerine başkasının geçtiğini düşünmeye başlayan ve bunun için de bir çok nedeni olan Sonny'nin yaşadıklarını anlatan dizi, Connie Britton ve Sam Nivola ikilisinin harika performanslarıyla heyecan verici bir gizem yaratmayı başarıyor. Hikâyenin nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek güç ancak henüz girizgâhıyla bile merak uyandırıcı olduğunu söyleyebilirim.