Türkiye son yarım yüzyılda ne ekonomik krizler gördü, neler yaşadı neler… Bunların bir kısmına ekonomi muhabiri olarak Ankara’da tanıklık ettim.
Örneğin 1980’de 24 Ocak kararlarına giden süreç, Türkiye ekonomisindeki o radikal dönüşüm.
1994’te 4 Nisan kararlarıyla noktalanan çöküş… Dönemin başbakanının “beynimin yarısı” diye tanımlayarak yere göğe koyamadığı bir bürokratla adeta baş başa verip ekonomiyi felakete sürüklediği dönem.
2001 krizi… Birike birike taşınamaz duruma gelen sorunların Anayasa kitapçığına indirgenen tartışmasıyla patladığı süreç.
Yurt dışı gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkan 2008 krizi.
2018’de “Verirsin, vermem, verdim gitti”yle sonuçlanan Rahip krizi ve onun yol açtığı ekonomik çalkantı.
2021’de nas gerekçe gösterilerek indirilen faizlerle başlayan o çok uzun dönemli kriz… “Asrın buluşu” denilerek lanse edilen KKM ile kamuya trilyonlarca liralık yük bindirilmesi, daha da ötesi aradan beş yıl geçmesine rağmen 2021’deki o faiz indirimi kararının yarattığı tortunun hâlâ atılamaması…
Arada banker krizi, İmar Bankası soygunu ve bunların yanında küçük kalan lokal bir dizi “jet” çarpmalar, “çiftlikbank” düzenleri…
Şimdi “nur topu” gibi, sıraladığım bu krizlerin tümünü bastıracak yeni bir krizimiz var.
Evet, bu sorunların hiçbiri bugün yaşanmakta olanla boy ölçüşecek boyutta değildi. Abarttığım düşünülebilir, biliyorum; ama Türkiye fon vurgunu olarak kendini gösteren bu sorunu henüz tam yaşamadı, bu sorunun tüm boyutları henüz ortaya çıkmadı. Kim bilir belki de buz dağının ancak su üstündeki kısmını görüyoruz.
Fon vurgunu anafilaksi şoku gibi
Bazı alerjik reaksiyonlar vardır, lokal etki yaratır. Bir de anafilaksi denilen bir bela vardır. Anafilakside bağışıklık sistemi aşırı tepki verince kana aynı anda inanılmaz miktarda kimyasal salgılanır ve bu kimyasallar organları tek tek hasta etmez, doğrudan solunum ve dolaşım organlarını çökertir. Kan damarları çok kısa sürede hızla genişler, tansiyon sıfıra doğru düşer ve nefes almak neredeyse olanaksız hale gelir.
Yıllar önce hem de birden fazla anafilaksi şoku yaşamış biri olarak bunun nasıl bir bela olduğunu gayet iyi biliyorum.
İşte şimdi yaşanmakta olan da sıradan bir alerjik reaksiyon, sıradan bir ekonomik kriz değil.
Normal krizler ekonominin bir ya da bağlantılı birkaç bölgesiyle sınırlı olur, o bölgeleri tutar. Bu kez tüm ekonomiyi saran bir krizle karşı karşıya bulunuluyor.
Bazı kesimler henüz farkına varmasa ve hatta "Beni niye etkilesin" diye yaklaşsa bile gerçek bu, sorun herkesi ilgilendiriyor, şimdi değilse de ilgilendirecek.
Anafilakside zamanla yarış vardır ve önlem almakta gecikildiği takdirde malum son kaçınılmazdır.
Ancak bu demek değil ki şimdi hızlı önlem alınırsa Türkiye ekonomisini sarmış olan bu anafilaksi benzeri krizin daha da büyümesi önlenebilecek. Bu pek kolay değil.
Ama devletler ekonomik yönden tabii ki batmaz, ölmez. Devlet hayatiyetini sürdürür de, tahribat çok büyük olur, nitekim olacak da, hatta oluyor da.
Merkez'in önlemi çare olmadı
Merkez Bankası önceki hafta banka kredilerindeki artış sınırlamasını değiştirmeden piyasayı rahatlatacak bir adım atmıştı.
Neydi bu adım; şirketlerin yurt içinde TL cinsinden ihraç ettikleri borçlanma araçlarından yıl sonuna kadar itfası gelecek olanların ödenmesi amacıyla kullandırılacak TL krediler, kredi büyüme sınırlaması dışında tutuldu.
Böylece kronik bir soruna dönüşme eğilimi gösteren şirketlerin tahvil borcu ödemesinde karşılaştıkları sıkıntılar bir ölçüde hafifletilmek isteniyordu.
Düşünce yerindeydi, önlem kağıt üstünde gayet iyiydi; iyiydi ama bunun pratikte sonuç verebilmesi bankaların kredi açmasına bağlıydı.
Bu kararın yarattığı olumlu hava saman alevi gibi çok kısa ömürlü olduğuna ve özellikle geçen cuma piyasalar inanılmaz bir sıkışıklık yaşadığına göre sorun büyüyordu.
Cuma günkü sıkışıklık hem öncesindeki bir buçuk günün tatil olmasından kaynaklanmıştı, hem de ayın son iş günü olmasından. Sorunun ne boyutta olduğunu anlamak için bugün ve yarını gözlemek gerekiyor.
Tsunami riski ortadan kalkmadı
Geçenlerde tsunaminin nasıl oluştuğuna değinmiş ve açık denizde yaşanan büyük bir depremin yol açtığı tsunaminin kıyıya yaklaştıkça büyüdüğünü hatırlatmıştım. Merkez Bankası'nın bankacılık sistemi dışındaki şirketlere nefes aldıracak biraz önce aktardığım önleminin de tsunami önünde küçük bir bariyer oluşturabileceği varsayılıyordu ama bu bariyer pek işe yaramayacak.
Çünkü öyle yanlış adımlar atılıyor ki, bu doğru adım gölgede kaldı bile.
Güven sorununu yok edecek yönde adım atmak bir yana güvensizliğin daha da büyümesi için adeta özel bir çaba gösteriliyor. Ankara'da tarifi zor bir koordinasyonsuzluk hakim.
Örnek mi, fonlarda parası kalanlar için günlerce bir milyon liralık avans ödemesi yapılacağı söylendi ama ödeme bu tutarın çok altında kaldı. Niye bir milyon ödeneceği söylendi de bu yapılamadı, belli değil. Herhangi bir açıklama da yok.
Bunlar güvensizliği had safhaya çıkarıyor. Dalga dalga yayılan güvensizlik sonucu kimse kimseye para koklatmıyor bile!
Merkez Bankası istediği kadar önlem almaya çalışsın, istediği kadar şirketler lehine olabilecek adım atsın, para vermek isteyen olmadıktan sonra... Kaldı ki şimdiye kadar atılan adımlar da yaraya merhem!
Herkes "Ya yarın paramı geri alamazsam" kaygısı içinde...
Herkes "Yarın ödeyeceğim parayı bir şekilde elimde tutayım da, aman temerrüt riskim oluşmasın" düşüncesinde...
İçinde bulunulan dönemdeki en büyük çaresizlik de şu:
"Alınacak hiçbir karar, değiştirilecek hiçbir mevzuat ya da çıkarılacak hiçbir yasa bu olumsuz gidişi değiştiremeyecek ve bu olumsuz algıyı yok edemeyecek."
Tek çare zaman ve o zaman diliminde de olumsuzluğu pekiştirecek hatalar yapılmaması.
Bir kere bugüne kadar yapılanlar ve özellikle yapılmayanlar bundan sonrasına olan inancı, sorunun kolaylıkla geride bırakılabileceği düşüncesini yok etti; böyle bir düşünce zaten pek yoktu da, şimdi tümüyle yok oldu.
Toplumun bir kesimi hâlâ "Benim fonlarla hiç işim yok, üç kuruşum var o da mevduatta" ya da "Benim biriktirecek param mı var ki, olanlar düşünsün" havasında görünüyorsa da içten içe herkes kaygı yaşıyor.
O tsunami kıyıya vurduğunda boğulmayan da ıslanacak.
Hele özel sektörde sıkıntılar arttığında, üretim ve ticaret aksadığında akla ilk istihdamı daraltmak gelecek. İşsizliğin artması... Bundan büyük dert olur mu?