Google AdSense

Wide Skyscraper
(160x600)
Google AdSense

Wide Skyscraper
(160x600)
BIST 100 9.874,20 +1.42%
DOLAR 32,845 -0.08%
EURO 35,638 +0.18%
ALTIN 2.622,40 +0.65%
2 Ekim 2026 | --:--:--
İstanbul --°C
Ankara --°C
İzmir --°C
Bursa --°C
Antalya --°C
Adana --°C
Trabzon --°C
Erzurum --°C
Gaziantep --°C
Eskişehir --°C
Voltah Haber
Google AdSense | Responsive Leaderboard Banner (728x90)

Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes

Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes

Günay Fransa'da Nice’ten Cannes’a doğru gider­ken Antibes’i ilk kez tren penceresinden görüyorsanız gö­zünüz önce denize takılıyor. Ar­dından surlar, eski şehir ve liman beliriyor. Riviera’nın gösterişli komşularının arasında Antibes daha sakin, daha kendi halinde. Belki de insanı kendine çeken ta­rafı bu.

Antibes’in hikâyesi M.Ö. 5. yüz­yılda, Ege’nin öte yakasından ge­len Yunan denizcilerle başlıyor. Buraya “Antipolis”, yani “Kar­şı şehir” adını veriyorlar. Karşı­sında Nice’in atası “Nikaia” var. İki Yunan kolonisi birbirine ba­karak kuruluyor. Aradan yakla­şık üç bin yıl geçmiş olsa da coğ­rafya hâlâ aynı. Sonra Romalılar geliyor. Yollar, surlar, tiyatrolar yapılıyor. Orta Çağ’da ise korsan­lar ve savaşlar nedeniyle Antibes surlarının içine çekiliyor. Bugün eski şehrin dar taş sokaklarında dolaşırken hissedilen o korun­muşluk duygusunun geçmişi de bu dönemlere uzanıyor.

17’nci yüzyılda Fransa’nın ünlü askeri mühendisi Vauban, şehri savunmak için Fort Carré’yi, ya­ni Kare Kale’yi inşa ediyor. Yıldız biçimli surları ve denize bakan geometrisiyle kale bugün hâlâ ayakta.

Üstelik yolu Napolyon Bona­part’la da kesişiyor. Napolyon, Devrim sonrasında kısa bir sü­re burada tutuklu kalıyor. O yıl­larda genç bir subay olan Napol­yon’un birkaç yıl sonra Avrupa tarihinin en önemli isimlerinden birine dönüşeceğini elbette kim­se bilmiyor. Antibes’in yakın tari­hindeki en önemli isimlerden bi­ri Pablo Picasso. Picasso, 1946’da İspanya İç Savaşı’nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın yorgunluğunu üzerinde taşıyarak Antibes’e ge­liyor. Château Grimaldi’nin eski taş duvarları arasında kendisine bir atölye kuruyor. Akdeniz’in ışı­ğı ve deniz burada sanatçının ça­lışmalarına da giriyor. O dönem­de yaptığı eserlerin bir bölümü bugün aynı binadaki Picasso Mü­zesi’nde sergileniyor.

Antibes’in uzun tarihini birkaç cümleye sığdırmak gerekirse: Yu­nanlılar kurdu, Romalılar düzen­ledi, Orta Çağ korudu, Vauban sa­vundu, Picasso da sanat tarihine yazdı.

İlk iş Eski Şehir

Antibes’i gezmeye Vieil Anti­bes, yani Eski Şehir’den başlayın. Dar sokaklara girin, küçük mey­danlardan geçin ve mümkün ol­duğunca plansız yürüyün. Zaten eski şehir çok büyük değil; kay­bolmaya çalışsanız da sonunda ya denize ya surlara çıkıyorsu­nuz. Surların üzerinde yürürken bir tarafta eski şehrin taş yapıla­rı, diğer tarafta Akdeniz var. Şeh­ri tanımaya başlamak için en gü­zel yerlerden biri burası.

Picasso’nun baktığı pencere

Denizin hemen kıyısındaki Pi­casso Müzesi (Château Grimal­di) Antibes’in en önemli durak­larından. Picasso burada çalışır­ken “Burada yaşamak istiyorum” demiş ve gerçekten de bir süre ya­şamış. Müzede sanatçının Anti­bes döneminde yaptığı resimler, seramikler ve çizimler bulunu­yor. Ama insanın aklında yalnız­ca eserler kalmıyor. Picasso’nun çalışırken baktığı pencereden gö­rünen deniz de hâlâ orada. Aynı pencerenin önünde durup aynı manzaraya bakabiliyorsunuz. Pi­casso’nun neden burada kalmak istediğini anlamak o noktada bi­raz daha kolaylaşıyor.

Bir de Milyarderler Rıhtımı var

Eski şehirden çıkıp Port Vau­ban tarafına yürüdüğünüzde gö­rüntü bir anda değişiyor. Burası Avrupa’nın en büyük yat limanı. Dünyanın en pahalı yatlarından bazıları burada yan yana duru­yor. “Milyarderler Rıhtımı” ola­rak bilinen bölümde teknelerin boyutları giderek büyüyor; bir noktadan sonra yat mı görüyor­sunuz, yüzen apartman mı, karar vermek zorlaşıyor. Antibes’in il­ginç taraflarından biri de bu. Bir­kaç dakika önce yüzyıllık surla­rın arasında yürürken, biraz son­ra milyonlarca euroluk yatların önündesiniz.

Napolyon’un tutulduğu kale

Limanın kuzeyinde Fort Carré var. Vauban’ın kusursuz geomet­rili kalesi, askeri mimarisi ka­dar manzarası için de görülme­ye değer. Tepesinden Antibes ve Nice görülebiliyor; hava açıksa Korsika’nın silüetini bile seçmek mümkün. Napolyon’un bir dö­nem tutulduğu taş odalar da bu­rada. Avrupa tarihinin en önemli isimlerinden birinin bir zaman­lar bu odalarda tutuklu olduğu­nu bilmek, kaleyi gezerken insa­na tarihin garip tesadüflerini dü­şündürüyor.

Pazara uğramadan olmaz

Antibes’in günlük hayatını gör­mek için Marché Provençal’a uğ­rayın. Sabahları kurulan kapalı pazarda zeytinler, peynirler, la­vantalar, baharatlar ve taze seb­zeler tezgâhları dolduruyor. Bir şey satın almayacaksanız bile kokular ve renkler için dolaşma­ya değer. Burada bir de socca ye­mek lazım. Nohut unundan yapı­lan bu ince krep sıcak servis edili­yor. Provence tarafına gelip socca yemeden dönmek küçük ama ge­reksiz bir eksiklik olur.

Cap d’Antibes’e doğru

Eski şehirden sonra yönünüzü güneye, Cap d’Antibes’e çevirin. Çam ağaçları arasından ilerle­yen patikalar, merkezin kalabalı­ğını kısa sürede geride bırakıyor. Sentier du Littoral adı verilen sahil yolu kayalıkların üzerin­den, denizin hemen yanından de­vam ediyor. Antibes’e gelenlerin önemli bir bölümü eski şehir çev­resinde kalıyor. Oysa buraya ka­dar gelmişken bu yürüyüşü atla­mamak gerek.

Bir tarafta Akdeniz, diğer taraf­ta milyonlarca euroluk villaların bahçeleri var. Siz de aradaki pati­kadan yürüyorsunuz. Villalar on­ların, manzara herkesin.

Juan-Les-Pins ve caz yılları

Antibes’in hemen yanındaki Juan-les-Pins ise bambaşka bir havada. Burası 1920’lerin hare­ketli ve caz dolu yıllarının izle­rini taşıyor. F. Scott Fitzgerald burada “Muhteşem Gatsby”nin tohumlarını atmış, cazın efsane isimleri burada çalmış. Her yaz düzenlenen Jazz à Juan festivali de o dönemin izlerini sürdürüyor. Juan-les-Pins’in kumlu plajları, Antibes’in kayalık kıyılarından sonra manzarayı da değiştiriyor.

Denize bakan Nomade

Eski şehrin surlarının hemen dibinde Nomade ile karşılaşı­yorsunuz. Jaume Plensa’nın dev beyaz heykeli, dizlerini karnına çekmiş, denize bakan bir insan fi­gürünü andırıyor. Yaklaştığınız­da figürün harflerden oluştuğu­nu fark ediyorsunuz. Özellikle gün batımında buraya gelin. Be­yaz heykel, turuncuya dönen gök­yüzü ve deniz aynı kareye giriyor. Antibes’te fotoğraf çekilecek tek bir yer seçmek gerekse burası güçlü adaylardan biri.

Peki Antibes’in farkı ne?

Nice var, Cannes var, Sa­int-Tropez var, Monaco var. Ri­viera’nın bu kadar ünlü ismi ara­sında neden Antibes? Belki de cevap denge. Nice büyük ve hare­ketli. Cannes festival döneminde bambaşka bir dünyaya dönüşü­yor. Saint-Tropez gösterişi sevi­yor. Monaco zaten kendi kuralla­rı olan ayrı bir dünya. Antibes ise daha gündelik. Sabah pazara gi­den insanlar var, surların üzerin­de kitap okuyan gençler, akşam limanda balık tutanlar… Şehir tu­ristle birlikte yaşamaya alışmış ama yalnızca turist için yaşamı­yor. Riviera’da bu fark hemen his­sediliyor.

Tarih de günlük hayatın hemen yanı başında. Bir sokaktan geçi­yorsunuz, geçmişi Yunanlılara uzanıyor. Bir sura çıkıyorsunuz, yüzyıllar önce şehri koruyan sa­vunma hattının üzerindesiniz. Picasso’nun müzesine giriyor­sunuz, birkaç dakika sonra onun baktığı denize bakıyorsunuz. Bir de Antibes’in denizi var. Turku­az ile lacivert arasında, tarifi pek kolay olmayan bu renge “Antibes mavisi” deniyor. Ressamların yıl­lardır peşinden gittiği, fotoğraf­larda bile tam karşılığı olmayan bir renk. Şehirden ayrılmadan önce son kez surlara çıkın. Güneş batarken Nomade’ın yanına gidin ve denize bakın. Yunanlılar gel­di, Romalılar geldi. Krallar, impa­ratorlar, ressamlar, milyarderler

Haber Orijinal Kaynağı