Google AdSense

Wide Skyscraper
(160x600)
Google AdSense

Wide Skyscraper
(160x600)
BIST 100 9.874,20 +1.42%
DOLAR 32,845 -0.08%
EURO 35,638 +0.18%
ALTIN 2.622,40 +0.65%
4 Ekim 2026 | --:--:--
İstanbul --°C
Ankara --°C
İzmir --°C
Bursa --°C
Antalya --°C
Adana --°C
Trabzon --°C
Erzurum --°C
Gaziantep --°C
Eskişehir --°C
Voltah Haber
Google AdSense | Responsive Leaderboard Banner (728x90)

Murat Ülker yazdı: 'Neyi niçin öğretiyoruz' yazılarıma yorumlarınız

Murat Ülker yazdı: 'Neyi niçin öğretiyoruz' yazılarıma yorumlarınız

Üniversitelerin başarısının yalnızca uluslararası sıralamalardaki konumlarıyla ölçülüp ölçülemeyeceğini sorgulayan Ülker, yeni bilgi üretmeyen, toplumsal ve ekonomik sorunlara çözüm aramayan ve bilim ile sanayi arasında güçlü bağlar kuramayan bir yükseköğretim anlayışının hedefini tartışmaya açtı.

Ülker’in ikinci yazısındaki odağı ise işletme okulları oldu. Finans, strateji ve operasyon gibi alanlarda öğrencilere çeşitli araçların öğretildiğini belirten Ülker, asıl meselenin bu araçların hangi amaçlarla kullanılacağının yeterince ele alınıp alınmadığı olduğunu sorguladı.

Yazılarını yayımladıktan sonra çevresinden gelen görüşleri de değerlendiren Ülker, arkadaşları, dostları ve çalışma arkadaşlarından çok sayıda yorum aldığını belirtti. Bu görüşleri bir araya getirerek okurlarıyla paylaşmaya karar verdiğini ifade etti.

Bir üniversitenin başarısı sadece sıralamadaki yeriyle ölçülebilir mi? Yeni bilgi üretmiyor, dünyadaki meselelere çözüm aramıyor, bilim, toplum ve sanayi arasında bağ kuramıyorsa yüksek öğrenimin gayesi nedir?

Peki işletme okulları? Gençlere finansı, stratejiyi, operasyonu öğretiyoruz ama bu araçların hangi amaç için kullanılacağını yeterince konuşuyor muyuz?

Yazıları yayımladıktan sonra arkadaşlarımdan, dostlarımdan, mesai arkadaşlarımdan, “okuyunuz, fikirlerinizi bana yazınız” diye rica ettim.

Çok sayıda ve kıymetli yorum geldi. Ben de bunlardan bir potpuri yaparak sizinle paylaşmaya karar verdim.

Sorularım beklediğimden daha geniş bir alanda tesirli olmuş. Demek ki eğitimde insanın niçin ve hangi maksatla yetiştirildiği hepimizi meşgul eden bir mesele!

Eğitim sisteminin dünyanın değişimine yetişemediği

Yapay zeka, robotik, otomasyon, dijitalleşme, küresel ticaretin ağırlık merkezinin değişmesi yani yeni nesil çalışma biçimi meslekleri dönüştürürken hangi bilginin değerli olduğunu da sorguluyor. Geçmişte öğrencinin yıllarca öğrendiği teknik bilginin önemli bir kısmına yapay zeka ile saniyeler içinde erişilebiliyor. O halde üniversitenin sorumluluğu bilgiyi aktarmakla sınırlı kalamaz. Bilginin doğruluğunu tartabilecek, doğru soruyu sorabilecek, farklı bilgiler arasında ilişki kurabilecek, kararının neticelerini öngörebilecek insan yetiştirmek daha önemli hale geliyor.

Bu noktada yapılan bir uyarıyı özellikle önemsiyorum. Üniversite yalnızca iş dünyasının bugünkü eleman ihtiyacını karşılayan bir meslek kursu olmamalı; zaten iş dünyası değiştikten sonra müfredatın takibi gecikmiş bir reaksiyondur. Üniversitenin sorumluluğu henüz adı konmamış problemleri görmek, gelecekte ihtiyaç duyulacak bilgi becerilerini sezmek, piyasada ve toplumda öncü olmaktır. Sanayi ile üniversitenin ilişkisi staj, kariyer günü veya birkaç ortak projeden ibaret olmamalı, gerçek problemlerin birlikte çözüldüğü ve fakat üniversitenin bağımsız düşünmek ve yeni bilgi üretmek vazifesinin önemini koruduğu bir entegrasyon olmalıdır.

Nicelik ile nitelik arasında oluşan fark

Üniversite ve öğrenci sayısının artması tek başına başarı anlamına gelmiyor. Almanya ile benzer bir nüfusa sahip olmamıza rağmen yükseköğretimdeki öğrenci sayımız Almanya’nın oldukça üzerinde. Buna karşılık nitelikli bilimsel yayın üretimi ve ekonomik üretkenlik bakımından da aynı seviyede değiliz. Bence bu tablo, eğitim bütçemizi ve eğitim planlamamızı sorgulamamız gerektiğini gösteriyor.

Asıl mesele kaç üniversitemiz veya kaç öğrencimiz olduğu değil, bu eğitimden nasıl bir nitelik ve değer ürettiğimizdir.

Üniversite yönetiminin etkisi

İyi akademisyen olmak ile iyi üniversite yöneticisi olmak aynı şey değildir. Liderlik, kaynakları doğru kullanmayı, yetenekli insanları bir araya getirmeyi, liyakati korumayı, hesap verebilir olmayı ve kuruma istikamet vermeyi gerektirir. Binlerce öğrencinin ve akademisyenin geleceğini etkileyen kurumlara yönetici seçerken iş dünyasındakine benzer bir titizlik göstermeliyiz. Çünkü liyakat burada da esastır.

Şirket niçin vardır? Kar ile sorumluluk arasında nasıl bir denge kurulmalıdır? Bir yöneticinin çalışanına, tüketiciye, topluma ve tabiata karşı vazifesi nedir? Beraberce kazanmak ve toplumsal fayda nasıl mümkün olur? Rekabet ne zaman yararlı ne zaman yıkıcıdır? Başarı yalnızca büyümek ve hisse değeriyle mi ölçülür? Bir karar kısa vadede karlı olduğu halde uzun vadede kuruma, insana veya çevreye zarar veriyorsa iyi bir yönetim kararı sayılabilir mi? İşletmenin araçlarını öğretirken, bu araçların ne için ve kimin faydasına kullanılacağını da konuşmak zorundayız.

Fakat bir şirketten bütün bunları beklemek bugünün rekabetçi düzeninde fazla idealist değil mi? Rakipleri aynı sorumlulukları üstlenmezken bir şirket niçin kendi maliyetini artırarak topluma veya tabiata daha fazla kaynak ayırsın? Bu itirazı hafife alamayız. İş ahlakı yalnızca iyi niyete bırakılamaz. Hukukun, düzenlemelerin, teşviklerin, kurumsal yönetimin ve piyasa şartlarının da bunu desteklemesi gerekir. Ama bütün bunlar yöneticinin kendi ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

İsraftan Kaçınmak, Eksik Tartmamak, Kazancı Meşru Yoldan Elde Etmek, Çalışanın Hakkını Zamanında Vermek, Kazancın Bir Bölümünü Toplumla Paylaşmak…

Bazı dostlarımız çok güzel biçimde kendi medeniyetimizin kavramlarını da hatırlattılar. Bugün paydaş yani stakeholder kapitalizmi, ESG, sürdürülebilirlik yani sustainability, esenlik yani well being gibi kavramlarla tartıştığımız meselelerin bir kısmının bizim iş ahlakı geleneğimizde çok eski karşılıkları var. Belki yapılması gereken geçmişi özlemek değil, bu değerlerin bugünün şirketlerinde, finans sisteminde ve küresel rekabet ortamında nasıl kurumsallaştırılabileceğini yeniden düşünmektir.

Bir yorumda “Boss Management diye bir ders de koyun” denmiş. Yönetim kitapları hep astların nasıl yönetileceğini anlatıyor, doğrudur. Oysa gerçek hayatta insan sadece kendisine bağlı olanları yönetmiyor. Patronunu, yönetim kuruluyla ortaklarıyla, müşterileriyle, kamu otoriyeleriyle ve hatta kendi egosuyla ilişkisini yönetmeyi öğrenmek zorunda. Bugün sadece patron (üst) yönetimini değil, self management’ı (öz yönetim), yapay zeka ile yönetimi, sistem düşüncesini, amaç yönetimini, çalışma hayatı, esenlik ve adalet gibi konuları da işletme eğitiminin odağına almamız gerekiyor.

Fakat bütün bunların özünde meselemiz insan yetiştirmektir. Bir yorumda söylendiği gibi, eğitim hayatına ve müfredata bütünsel bakmadan yapılan günübirlik değişiklikler sadece para ve zaman değil, gençlerimizi de kaybettirebiliyor. Okumayan, çalışmayan, eğitimde veya istihdamda bulunmayan milyonlarca gencin yani ev gençlerinin varlığı; eğitim sisteminin, iş dünyasının, aile ve kamu politikalarının sorumluluğunda olan büyük bir toplumsal sorundur.

“Tartışmaya farklı açılardan yaklaşmak mümkün; ancak sanırım senin asıl sorguladığın nokta, günümüz dünyasında insanların ihtiyaç duyduğu beceriler düşünüldüğünde yükseköğretimin toplum açısından taşıdığı değer. Bu ihtiyacın, insanların üniversitede okudukları belirli akademik alanın “donanımının” çok ötesine geçtiği konusunda sana katılıyorum.

Üniversitelerin toplumdaki rolünün yıllar içinde değiştiğine ve dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterdiğine hiç şüphem yok. Üniversitelerin finansmanının yıllar içinde giderek zayıfladığı Birleşik Krallık gibi birçok Batı toplumunda bunun eğitim kalitesini de etkilediği görünüyor.

Kendi çocuklarımın eğitiminde dikkatimi çeken şey, “yüz yüze” üniversite deneyiminin benim üniversite yıllarıma kıyasla çok daha sınırlı olması. Öğrenciler fiziksel olarak kampüste ve birbirleriyle birlikte artık daha az zaman geçiriyorlar.

Benim için üniversite deneyiminin değeri, derslerin içeriğinin çok ötesindeydi. Kişiliğimi ve düşünce biçimimi şekillendiren deneyimlerin önemli bir kısmı öğrencilik hayatımda ve o dönemde kurduğum ilişkiler (network) dayanıyor. Bugün gelişmekte olan ülkelerde de bu tür ağ kurma deneyimlerinin toplumu biçimlendirdiğine ilişkin pek çok örnek var, mesela Hindistan’daki Cockroach Party hareketi ya da Hong Kong’daki öğrenci ayaklanmaları. Yine Hindistan gibi gelişmekte olan ekonomilerde üniversiteler, orta sınıfın oluşmasının da temel yapı taşlarından biri olarak işlev görüyor.

Somut çıktılar açısından bakıldığında, ki bunun başlattığın tartışmanın temel konusu olmadığının farkındayım, üniversitelerin ekonomiye çok önemli ve ölçülebilir faydalar da sağladığını görüyoruz. Birleşik Krallık’la ilgili ilginç bulduğum bazı veriler şöyle:

Her bir yerli üniversite mezunu, eğitimlerinin finansman maliyeti düşüldükten sonra, daha yüksek vergi ve ulusal sigorta primi ödemeleri yoluyla ekonomiye ortalama 75.000 sterlin ek katkı sağlıyor.

Birleşik Krallık üniversitelerinden doğan “spin-off” yani üniversiteden doğup bağımsız hale gelen şirketlerin toplam piyasa değeri yaklaşık 49 milyar sterline ulaşmış. Hatta bu şirketler o kadar başarılılar ki, bu start upların ülkeyi terk etmeleri halinde yeni bir vergi uygulaması Birleşik Krallık hükümetinin gündeminde.

Senin asıl sorun, üniversitelerin muhakeme yeteneği pahasına teknik becerilere gereğinden fazla odaklanıp odaklanmadığıydı. Cevabım şu: Kariyerim boyunca birlikte çalıştığım ve karşılaştığım mezunlara dayanarak, bu görüşte doğruluk payı olduğunu söyleyebilirim. Ancak bunun ne kadarının eskimiş öğretim yöntemlerinden ne kadarının ise üniversite deneyiminin giderek “seyrelmesinden” kaynaklandığını sorgulamak gerekir.

Üniversiteler, araştırma, inovasyon ve ekonomik büyüme yoluyla toplum için çok büyük bir değer üretmeye devam ediyor. Asıl mesele belki üniversitelerin ne öğrettiği değil; muhakeme, karakter ve bilgeliğin esas olarak formel eğitim yoluyla kazandırılabileceğine dair gerçekçi olmayan beklentimizdir. Oysa bu nitelikler büyük ölçüde hayatı yaşayarak ve gerçek dünyada pratik deneyim kazanarak gelişir.”

Demek ki tartışmayı üniversite eğitiminden bile önce başlatmak gerekiyor. Lise, hatta daha erken yaşlardan itibaren çocuklara yalnızca doğru cevabı bulmayı değil doğru soruyu sormayı, yalnız başına başarmayı değil birlikte çalışmayı, bilgi toplamayı değil bilgi arasında bağ kurmayı, meslek edinmeyi değil sorumluluk üstlenmeyi öğretmeliyiz. Öğretmen de yalnızca müfredatı sunan kişi değil, çırağını kendisinden bir adım ileriye hazırlayan usta olmalıdır. Öğrenci hocasının yalnızca bilgisini değil, hatalarından çıkardığı dersleri de öğrenmelidir. Tabii hocası lütfederse.

“Bugün doğal, zorunlu ve değişmez sandığımız piyasalar, kurumlar, başarı ölçütleri ve yönetim kuralları aslında geçmişte verilmiş kararların ürünüdür. Zamanla bu kararların nasıl ve neden alındığı unutulur, tasarlanmış sistemler doğal gerçekler gibi görünmeye başlar. Kurumlarda bütçeler, performans ölçütleri, ücretlendirme sistemleri ve terfiler aracılığıyla neyin önemli, normal ve mümkün olduğu insanlara fark ettirilmeden öğretilir.” Pollaers buna gizli müfredat diyor.

Pollaers’e göre gizli müfredat özellikle işletme eğitiminde görülür. İşletme okulları öğrencilere finans, strateji, pazarlama, operasyon, ekonomi, teknoloji ve risk yönetimi gibi güçlü araçlar öğretir. Ancak finans, getirinin hangi bedeller karşılığında ve ne pahasına elde edildiğini sormadan getiriyi en üst düzeye çıkarmayı; strateji, kazanırken nelerden vazgeçildiğini sorgulamadan kazanmayı; operasyon yönetimi ise tasarruf edilen maliyetin nereye aktarıldığını düşünmeden verimliliği artırmayı öğretebilir.

Böylece öğrenciler, nasıl daha verimli olunur, sorusunu cevaplarken bu verimliliğin neye ve kime hizmet ettiğini sormayabilir. Teknik açıdan çok iyi yetişmiş, kabiliyetli yöneticiler bile içinde bulundukları sistemin amaçlarını ve sonuçlarını sorgulamadan hareket edebilir.

Pollaers’e göre sorun, işletme disiplinlerinin yanlış olması değil; eyleme yön verecek kadar güçlü olmalarına rağmen sonuçların bütününü açıklamak bakımından eksik kalmasıdır. Müfredata etik ve sürdürülebilirlik dersleri eklemek yeterli olmayacaktır. Yapılması gereken, değer, büyüme, verimlilik, rekabet üstünlüğü ve başarı gibi kavramların içinde yer alan varsayımların talebelerin finans, strateji, pazarlama ve operasyon derslerini öğrenirken sorgulayabilmelerini sağlamaktır. Böylece talebelerin işletme eğitiminde nasıl karar vereceklerini öğrenmelerinin yanı sıra hangi varsayımlar içinde karar verdiklerini görmeleri de sağlanacaktır.

Liderlik nasıl sorusundan önce ne için diye sorabilmeyi gerektirir. Geleceğin liderleri, ölçümlerin bazı şeyleri görünür kılarken bazılarını gizlediğini, piyasanın doğal değil tasarlanmış olduğunu ve mevcut başarı tanımlarının da değiştirilebileceğini öğrenmelidir. Ancak amaç bir ideolojinin yerine başka bir ideoloji koymak değildir. Amaç, liderlere kendilerine öğretilen ve zamanla apaçık gerçekler gibi kabul edilen varsayımları fark etmek ve sorgulamak kapasitesi kazandırmaktır.

Eğitim, talebelere bilgi aktarır ve onları muhtelif araçlarla donatırken, aynı zamanda neyi görmeleri gerektiğini de öğretir. Bu nedenle liderlik eğitiminin kendisi bir yönetişim biçimidir. Bugünün işletme okullarında görünür veya görünmez biçimde öğretilen başarı anlayışı, yarının yöneticilerinin hangi sonuçları önemseyeceğini ve hangi sonuçları gözden kaçıracağını belirleyecektir.

Müfredatı değiştirmek gerekiyor ama sadece ders isimlerini değiştirmek yeterli değil; üniversitenin maksadını, hocanın rolünü, öğrencinin sorumluluğunu, iş dünyasının eğitimle ilişkisini, yöneticinin başarı tarifini ve iyi şirket dediğimiz şeyin ne olduğunu birlikte yeniden düşünmeli ve tarif etmeliyiz.

Çünkü mesele artık yalnızca gençlere ne öğretelim değildir. Asıl mesele, nasıl bir insan yetiştirmek istediğimiz ve o insanın öğrendikleriyle ne yapacağıdır.

Bloguma e-posta ile yorum yazan, itiraz eden, kendi tecrübesini paylaşan herkese teşekkür ediyorum. Görünen o ki bu konuyu daha yeni tartışmaya başladık…

Company Ekolü

Kalküta, Hindistan

1800 civarı

Kağıt üzerine altın ve guaj

Ebadı: 53 x 44 cm (çerçeveli), 33,5 x 24 cm (çerçevesiz)

Eser, East India Company’nin Benares temsilcisi George Frederick Cherry ile Oudh Nevvabı Vezir Ali arasında 14 Ocak 1799’da gerçekleşen ve Cherry’nin öldürülmesiyle sonuçlanan görüşmeyi tasvir ediyor.

İngilizler tarafından Oudh Nevvabı görevinden alınan Vezir Ali, daha sonra Benares’te yaşamaya başladı. İngilizlerin kendisini Kalküta’ya göndermek istemesi üzerine, bu kararı görüşmek için yaklaşık iki yüz kişilik maiyetiyle George Frederick Cherry’nin Benares’teki konutuna geldi. Cherry tarafından kahvaltıda ağırlandığı sırada çıkan tartışmada Vezir Ali kılıcını çekerek Cherry’ye saldırdı. Eser, tam da bu anı, Vezir Ali’nin George Frederick Cherry’yi kılıcıyla vurmasını gösteriyor.

Cherry bu saldırıda hayatını kaybetti. Olayın ardından kaçan Vezir Ali ise aylar sonra, hayatının bağışlanması şartıyla İngilizlere teslim edildi ve ömrünün geri kalanını esaret altında geçirdi.

Haber Orijinal Kaynağı